Yakınlık çoğu zaman korkuyla anılıyor. İnsanların bağ kurmaktan kaçtığı, mesafe koyduğu, sessizliği seçtiği bir çağdayız. Ama gerçekten korktuğumuz şey yakınlık mı, yoksa onun beraberinde getirdikleri mi?
Bu röportajda Levâic kurucusu Yasemin Yurdakul’la yakınlığı bir kişilik özelliği ya da romantik bir ideal olarak değil; bir ilişki pratiği, bir sorumluluk alanı ve zamanla öğrenilen bir beceri olarak konuştuk. Kişisel deneyimden toplumsal gözleme uzanan bu sohbet, kesin cevaplar vermek yerine durup düşünmeye alan açıyor.
Yakınlık herkes için zor ve korkutucu bir alan gibi anlatılıyor; sen bunu hep böyle mi deneyimledin?
Yakınlık kurmayı korkutucu bir deneyim olarak görmüyorum. Aksine, doğru insanlarla kurulan yakınlığın neşeli, güvenli ve besleyici bir alan olduğuna inanıyorum. Elbette benim de ilişkilerimde zorlandığım dönemler oldu; hâlâ zaman zaman olabiliyor. Ancak yakınlığı nasıl yöneteceğimi öğrendikten sonra, benim için başlı başına bir tehdit olmaktan çıktı.
Yakınlık zamanla anlam değiştirebilen bir şey. Kendi deneyimimde, benimle yakınlık kurmak isteyen insanlarla ilişkiyi ele alış biçimimin dönüştüğünü görüyorum. Bu alanda daha becerikliyim; daha dikkatliyim ve yakınlığı, kendime uygun bir şekilde inşa edebildiğimi fark ediyorum.
Bu farkındalığın önemli bir kısmı, daha önce tam olarak anlamlandıramadığım bir yerden geldi. İlişki yetkinliği analizinde içe dönüklüğümün yüksek, dışa dönüklüğümün ise düşük çıktığını gördüm. Bu özellik, ilişkiler ve yakınlık kurma konusunda beni zaman zaman zorlayan bir alan. İlişkilerden çabuk yorulabiliyor ve sık sık kendimle kalma ihtiyacı hissediyorum. Bu da doğal olarak yakınlık kurabildiğim insan sayısını azaltıyor.
Ama bu durumu artık bir eksiklik olarak değil, ilişki kurma biçimime dair bir gerçeklik olarak görüyorum. Yakınlık benim için kalabalık ilişkilerden çok, az ama derin bağlar anlamına geliyor.
Yakınlık her zaman bir adım atmayı gerektirir ve bu ilk adımı kimin attığı, ilişkinin dilini büyük ölçüde belirler. Benim için bu adım, çoğu zaman daha yavaş, daha seçici ve daha bilinçli bir yerden geliyor.
Ne Zaman Geri Çekiliriz?
Yakınlık yalnızca romantik ilişkilerle sınırlı değil. Ailede, işte ve sosyal hayatta da sürekli yeniden kurulan bir alan.
Kendi hayatımda, hak ettiğim değeri ve saygıyı görmediğimi hissettiğimde yakınlıktan geri çekildiğimi fark ediyorum. Bu genellikle, karşımdaki kişinin benim prensiplerime uygun bir ilişki zemini kuramadığını düşündüğüm anlarda oluyor. Yakınlık benim için güvenli bir ilişki alanı gerektiriyor. Bu zemin oluşmadığında, mesafe çoğu zaman kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Bunun yanında, ilişkilerin daha dramatik bir hâl aldığı zamanlar da var. Duyguların çok iniş çıkışlı olduğu, sınırların zorlandığı ve mesafelerin belirsizleştiği dönemlerde, kendimi otomatik olarak geri çektiğimi görüyorum. Bazı insanların ilişki alışkanlıkları, sınırları esnetmek ve kendi etki alanlarını genişletmek üzerine kurulabiliyor. Böyle anlarda, var olan yakınlığa bilinçli olarak mesafe koyma ihtiyacı hissediyorum.
Yakınlık Hangi Duyguları Tetikler?
Yakınlık çoğu zaman tek bir duyguyla açıklanamaz; ne tamamen negatif ne de yalnızca pozitif bir deneyimdir. Kaybetme, neşe, incinme… Hepsi bu alanın içindedir. Ama mesele çoğu zaman bu duyguların ötesindedir.
Ben yakınlığı, profesyonel seviyeden bana doğru ilerleyen, farklı ilişki türlerine ayrılmış katmanlı bir yapı olarak tanımlıyorum. Yakınlık kurduğum kişiye duyduğum güven, yalnızca o kişiyle değil; onun içinde bulunduğu sistemle ve ilişki dinamikleriyle de doğrudan bağlantılı. Yani yakınlık, sadece iki kişi arasında yaşanan bir şey değildir; temas ettiği tüm alanlarda etkisini gösterir.
Bu yüzden yakınlık, çoğu zaman iç içe geçmiş ilişki sistemlerini yönetmeyi gerektirir. Aile ilişkileri, iş ilişkileri, sosyal bağlar… Hepsi birbirine değdiğinde, bu alanı taşımanın zorlaşması şaşırtıcı değildir.
Belki de bu nedenle insanlar yakınlıktan değil, yakınlığın beraberinde getirebileceği sonuçlardan çekiniyor. Burada bir endişe var: olası olumsuz deneyimleri yaşama ihtimali ve bu deneyimlerle baş edebilme sorumluluğu. Yakınlıktan geri durmayı, çoğu zaman bu sorumluluktan kaçınma olarak görüyorum.
Oysa yakınlık, güvenle inşa edildiğinde bir kontrol kaybı değil; tam tersine huzurlu ve besleyici bir paylaşım alanı yaratır.
Yakınlık Neden Bugün Daha Zor?
Bireysel deneyimler, yaşadığımız çağdan bağımsız değil. Yakınlığın neden bu kadar zorlaştığını konuşurken, toplumsal bağlamı da hesaba katmak gerekiyor.
Bugün birçok insan, yakınlık kurmanın gerektirdiği sorumluluğu ve çabayı üstlenmek istemiyor. Oysa yakınlık, doğuştan gelen bir özellik değil; sosyal öğrenmeyle gelişen bir beceri. Eğer çevrende bu beceriyi kullanan çok az insan varsa, yakınlığın nasıl kurulduğunu bilmemek ya da bundan kaçınmak senin için “normal” bir hâle gelebiliyor.
Bir diğer önemli mesele, yakınlığın hâlâ toplumsal olarak çoğunlukla kadınlara atfedilen bir beceri gibi görülmesi. Yakınlığın bakım verme, duygusal yük taşıma ve ilişkiyi ayakta tutma sorumluluğuyla özdeşleştirilmesi, bazı insanların bu alanı baştan dışarıda bırakmasına yol açabiliyor.
“Güçlü olmak” anlatısı da yakınlığı zorlaştıran bir başka etken. Yakınlık; empatiyi aktif biçimde kullanmayı, duyguların ve davranışların sorumluluğunu almayı gerektiriyor. Bu beceriler öğrenilmediğinde, kişi kendini yetersiz ya da güçsüz hissedebiliyor.
Dijital çağ bu durumu daha da görünmez hâle getiriyor. Günümüzde sıkça gözlemlediğim şey şu: Bir kişiye ya da bir ilişkiye karşı sorumluluğunu hakkıyla yerine getiremediğini hissedenler, utanmak yerine yakınlıktan tamamen uzaklaşmayı tercih edebiliyor. Yokmuş gibi davranmak, sessiz kalmak, bekletmek bu uzaklaşmanın yaygın biçimleri hâline geliyor.
Zaman hızla akıyor; ertelenen sorumluluklar her geçişte biraz daha ağırlaşıyor ve çözülemezmiş gibi algılanabiliyor. İnsan sayısı fazla, dikkat dağıtıcı çok, öncelikler sürekli değişiyor. Kötü niyet olmasa bile, yakınlık çoğu zaman listenin gerisine itiliyor.
Sessizlik Yakınlık mıdır, Kaçış mı?
Sessizlik her zaman aynı anlama gelmez. Bazen derinliktir, bazen kaçıştır. Bazen de bir bekleme hâlidir.
Kimi zaman kişi kaçmaz; sakinleşmek, düşünmek, anlamlandırmak için sessiz kalır. Ama kimi zaman da bu sessizlik, sorumluluktan kaçmanın bir yolu olur. Yakınlık, ilişkinin neye ihtiyaç duyduğuna göre şekillenir. Bazen hiçbir şeyi irdelemeden orada olmak yeterlidir. Varlığınız, başlı başına bir destektir. Bazen de karşınızdaki kişinin ihtiyacı olan şeyi, doğru anda paylaşmak gerekir.
Röportajın başındaki soru hâlâ burada duruyor: Yakınlık gerçekten cesaret gerektiriyor mu? Ve eğer gerektiriyorsa, bu cesaret neye benziyor?
Ben yakınlığı, kocaman kırmızı peluştan bir kalp yastığı birileriyle birlikte bir yerden bir yere taşıyıp dekore etmeye benzetiyorum. Ağırdır; paylaşırsanız hafifler. Büyüktür; her kapıdan doğrudan sığmaz, bazen eğip bükmeniz gerekir. Yumuşacıktır; güzel bir duygu verir. Varlığı mekana estetik katabilir, sıcaklık yaratabilir, kalabalık ortamda buz kırıcı olabilir veya uyumsuz durabilir… Bu kalbi taşımak cesaret gerektiriyor; çünkü gönlünüzün razı bir şekilde kalbi taşımaya niyet edip harekete geçiyorsunuz, tasımanın sorumluluğunu almış durumdasınız; tebrikler!
Bu kalbi taşımak cesaret gerektirir. Çünkü gönlünüzün razı bir şekilde “ben bunu taşımaya niyet ediyorum” demesi gerekir. Hareket edersiniz, sorumluluk alırsınız, yükü paylaşmayı kabul edersiniz. Bu noktada cesaret, yükün varlığını inkâr etmek değil; onu bilinçli bir şekilde üstlenmektir.
Tam da bu yüzden, yakın olmayı seçmek kendinden vazgeçmek anlamına gelmez. Aksine, ben ancak ben olabilirsem yakınlık kurabilirim. Kendimden vazgeçtiğimde, içeride oluşan boşluğu birileriyle doldurmaya çalışırım ve bu tür ilişkiler zamanla çöker. Karşımdaki kişi bana “ben” olduğum hâlimle yaklaşmıştır; eğer içeride ben yoksam, onu ilişkide yalnız bırakmış olurum.
Yakınlık bu anlamda bir fedakârlık değil, bir benlik bütünlüğü meselesidir. Ve bu da doğuştan gelen bir özellik değil; öğrenilebilen bir beceridir. Sosyal öğrenmeyle ve kendimiz hakkında derin farkındalıklar geliştirerek, zamanla inşa edilebilir.
Yakınlığa cesaret edemediğini fark eden birine ne söylemek isterdin?
Yakınlık olmadığında yalnızlığa mahkum oluyorsun; yalnızlık zor. Yakınlıkla karşılaşmak da, o koca peluş kalbi taşımak da kolay değil. Ama empatiyle—hem kendine hem de başkasına alan açabildiğinde bu duyguların içinden geçmek mümkün.
Yakınlığı yeniden mümkün kılacak ilk küçük adım, doğru empati kurabilmekle başlar: Karşındaki kişinin duygularının sorumluluğunu almak zorunda değilsin. Bu onun alanı. Senin payına düşen, anlamaya niyet etmek ve bu niyeti iletişiminde sade bir şekilde var edebilmek.
Çünkü yakınlık, her şeyi üstlenmek değildir. Bazen sadece yerinde durabilmeyi, orada kalabilmeyi, kalbin ucundan tutabilmeyi öğrenmektir.









